0216 576 90 50

EN BÜYÜK RAKİBİN KENDİNSİN
EN BÜYÜK RAKİBİN KENDİNSİN

ATP’de ilk 100’e giren ilk Türk tenisçi. Dünyanın en büyük isimleriyle karşılıklı oynamış ama konuşurken, içindeki yarı çekingen yarı duygusal çocuğu hiç kaybetmediğini anlıyorsunuz. Hayata pozitif bakmayı hedef edinmiş, gerçek bir profesyonel; Marsel İlhan. Burcu Kapu’nun röportajı.

 

Tenise nasıl başladın?

6 yaşındaydım. Büyükannem sayesinde tenisle tanıştım. Bir tanıdığının tavsiyesi ile beni tenise yazdırdı ve her gün o götürüp getirdi. Şu anda 80 yaşında ama hiçbir maçımı kaçırmaz, izler hep. İlk antrenmandan sonra tenisi çok sevdim. Küçük yaşlarda şampiyonluklarım oldu. Erken yaşta başarı kazanmak insanı daha da motive ediyor, o spora daha kuvvetli bağlıyor.

Ailede başka profesyonel sporcu var mı?

Yok. Annem de büyükannem de öğretmen. Babam rahmetli. Onun ailesinde de herkes doktor.

Peki böyle bir ailede kimse sana “Oğlum, oku öğretmen ol, doktor ol” demedi mi?

Hayır, hiçbir zaman baskı kurmadılar. Aksine, profesyonel sporcu olmam için desteklediler.

Özbekistan’dan Türkiye’ye geliş hikayesi böyle mi başladı?

Evet, 17 yaşındaydım. Türkiye’de bir turnuva kazanmıştım. O zaman Taç Spor beni almayı çok istedi. Türkiye Tenis Federasyonu da çok ilgi gösterdi. Aslında bir yanım hâlâ çocuktu o zamanlar ve İstanbul’a her geldiğimde, şehre hayran hayran bakıyordum. Türklerle çok iyi anlaşıyordum. Anladım ki bu şehir benim şehrim, ait hissettim yani kendimi. Sonra annemle düştük yola ve macera başladı. Çok iyi insanlarla tanıştım. Türkiye’ye yerleştiğimiz tarih benim doğum günümdü, 11 Haziran. Şimdi turnuvalar sebebiyle dünyanın birçok şehrini geziyorum. Ama benim için hâlâ en güzeli İstanbul ve yaşlandığımda da burada yaşamak istiyorum.

Çocukluğuna dair hatırladığın en güzel anın nedir?

7 yaşındayım. İlk turnuvamda raket kazanmışım. O zaman raketler çok pahalı ve bizim öyle bir maddi gücümüz yok. O gece raketle uyumuştum. O raketi daha sonra ilk antrenörüme hediye etmiştim. Aramızda kalsın, hediye ettiğim için biraz pişmanım sanırım. Keşke saklamış olsaydım, güzel bir hatıra olurdu.

TC vatandaşlığına geçme fikri nasıl ortaya çıktı?

Hem Türkiye şampiyonu olmak hem de milli takımda olmak için, bu tercihi yapmam gerekiyordu. Zaten bizim, yani Özbeklerin kültürüyle pek bir fark yok. Diller de çok benzer. Hiç zorluk
çekmedim. Hatta hiç kendi vatanımı terk etmişim gibi hissetmedim.

Türkçeyi nasıl öğrendin?

Duyarak. Hiç ders almadım. Televizyon seyrederken, şarkı dinlerken, yani konuşa konuşa öğrendim.

Tıpkı futboldaki gibi, teniste de bir top toplayıcı çocuk gerçeği var. Senin de kariyerinde böyle bir dönemin var mı?

Ben de bir ara top toplayıcıydım. O dönem bazı turnuvalarda çok büyük tenisçiler gördüm. Yıllar geçti, aralarında hâlâ tenise devam edenlerle aynı turnuvalara katıldım. Yanlarına gidip, “Biliyor musun, ben sana top toplamıştım” dedim. Tabii hatırlamadılar ama benim için önemliydi. Top toplayan çocuk kortta neler hisseder? Oyuncuları gördükten sonra kendine profil çizmeye başlıyorsun. Kim gibi olmak istiyorsun, hangi turnuvalara katılmak istiyorsun, nasıl kritik sayıları alabilirsin, hatta nasıl sevinip nasıl üzülürsüne kadar bir rol çiziyorsun kendine.
İçindeki ses asıl o dönem doğuyor ve seninle konuşmaya başlıyor.

Rakibini maçtan önce nasıl analiz ediyorsun?

Artık hemen hemen herkesi tanıyorum. Çok sık turnuvaya katıldığım için iyi bildiğim neredeyse 250 tenisçi var. Beraber çalıştığım bir video analizcisi de var. Bir de rakibimin eski maçlarını
internetten izliyorum. Nerede daha çok hata yapıyor, hangi tarafta daha iyi oynuyor, ne seviyor, ne sevmiyor hepsini tek tek çıkarıyoruz.

Mental olarak seni kuvvetlendirecek özel bir tekniğin var mı?

Birkaç yıl önce yaşam koçu Murat Bilgili ile çalıştım. Çok okurum. Bir de yaş ilerledikçe insan yaşam tecrübesi kazanıyor, kendini daha iyi tanıyor. İşte o zaman daha güçlü oluyorsun. Şimdi düşünüyorum, gençken boş yere öfkelenip tepki veriyormuşum. Hakemmiş, havaymış… Öyle ki, neden rüzgâr esiyor ya da neden güneş gözüme giriyor diye bile sinirlenirdim. Zamanla hepsi geçti. Anladım ki, hayatta senin kontrolünde olmayan her şeyi kabul etmen lazım.

Maçlardan önce neler yaparsın?

Hâlâ maç öncesi stresi atamıyorum üzerimden. O anlamda hiç rahat bir insan olamadım. Bir sürü yol da denedim ama nafile. Korta çıkıp beş dakika geçene kadar o stresle yaşıyorum. Ama sonra bir anda kayboluyor ve tamamen maça konsantre oluyorum.

“İÇİMDEKİ SES HİÇ SUSMUYOR”

2 Grand Slam kazanmak için çok ileri bir önsezin olmalı derler, doğru mu?

Bazı turnuvalar var, onu hissediyorsun. Ama bazen de büyük boşluk. Hiçbir şey hissetmiyorsun. Hatta o hissizlik sana “olmayacak herhalde” diye düşündürüyor. Ve sonra kazanıyorsun.
Çok enteresan bir şey. Bir keresinde Rusya’da böyle bir turnuva kazandım. Çok kötü başlamıştım. Hiçbir şeyi beğenmiyordum, keyif almıyordum. Hatta elenirim kesin diye dönüş için uçak bileti bakmaya başlamıştım. Sonra bir anda her şey değişti ve şampiyon oldum. Nadir de olsa böyle sürprizler de olabiliyor.

Teniste “gününde olmak” önemli, değil mi?

Kesinlikle. Bazen öyle günler oluyor, uyanıyorsun, moralin bozuk, kolun ağrıyor. O kadar çok faktör var ki oyununu etkileyen. Çünkü bireyselsin, tek başına çıkacaksın maça. Futbol gibi takım sporlarında kötü hissettiğinde yedek kalabilirsin ya da takım arkadaşların sana destek olup açığını kapatmaya çalışabilir. Ama burada her şeyi sen yapmak zorundasın.

O yüzden mi tenisçilerin hepsi oyun sırasında kendi kendine konuşur?

Tabii, her zaman. Teniste, oyun sırasında en büyük rakip kendinsindir. Çünkü o ses hiç susmaz ve sen, sürekli içinde konuşan o sese karşılık verirsin. Bazen o ses seni çok aşağı çekebiliyor.
Onu duymamayı öğrenmen gerekiyor. Kalecilere de yalnız derler ama takım arkadaşın bazen geri gelir, onunla konuşursun ya da arada arkadaşlarına bağırırsın. Teniste rakibine yakınlaşamazsın, antrenörünle konuşamazsın, molada bile tek başınasın. O yüzden zamanla içinde bir ses doğuyor. Ve maç boyunca onunla
konuşuyorsun.

Kaybettiğin maçtan sonra ne yapıyorsun?

Birkaç saat kimseyle konuşamıyorum, çok üzgün oluyorum ama sonra geçiyor. Teniste hep yarın var. Bırak kaybetmeyi, kazansan bile hemen unutuyorsun. Çünkü hemen peşinden yeni bir turnuva geliyor. Çok maçlar kaybettim.Bundan sonra da mutlaka kaybedeceğim maçlar olacak. Bu bir oyun ve doğasında kazanmak da var, kaybetmek de.

Seni turnuvadan erken elendiğin yönünde eleştirenler çok oluyor. Bunlar seni olumsuz etkiliyor mu?

Hayır. Dışarıdan gelen eleştirileri çok fazla dinlemiyorum. Ama eleştiri de şart. O yüzden, bu konuda beni yapıcı bir şekilde eleştiren bir ortamım var, onlar ne derse dinliyorum. Onun dışındakileri çok takmıyorum. İnsanlar bu sporu bilmediği için böyle kolay eleştiriyor. Yaklaşık 2000 tane oyuncu ve her hafta bir turnuva var. Federer, Djokovic gibi isimleri ayırarak söylüyorum, yılda ancak birkaç turnuvada şampiyon olabilirsin. Teniste tur atlamak bile büyük bir olaydır. İki saat kortta ter döküyorsun, bir maç kazanıyorsun, bu tek başına önemli bir şey. Ama nasıl ki her maçı kazanamazsın, her turnuvayı da şampiyon bitiremezsin. Asıl önemli olan o turnuvalara katılabilmek, mücadele etmek.

Grand Slam’i diğer turnuvalardan farklı kılan nedir?

Çok büyük bir organizasyon. İnanılmaz bir izleyici ilgisi de var. Orada korta çıktığında rüyada gibi hissediyorsun kendini. Büyük kortta oynamak çok farklı. Orada kaybettiğinde gerçekten
çok üzülüyorsun, etkileniyorsun. Çünkü yılda sadece dört turnuva oluyor. Eğer profesyonel bir tenisçi olmak istiyorsan, ancak Grand Slam’de olabilirsin. Ben Türkiye’yi temsilen orada oynuyorum ve Türk bayrağı orada göründüğünde çok farklı hissediyorum.

Yakın zaman için hedeflerin neler?

Ben ve arkadaşlarım şu an Türkiye’yi Olimpiyat düzeyinde temsil edebilmeye odaklanmış durumdayız. Sponsorumun da katkılarıyla, Şubat ayında Bulgaristan’ın başkenti Sofya’da bir ATP turnuvası olacak. Ben o turnuvaya eleme oynamadan, ana tablodan katılıyor olacağım. Bu büyük bir avantaj. Hedefim ATP’de sıralamamı yükseltip, en az ilk 70’e girmek. Ancak böyle 2016 Rio Olimpiyatları’na katılabileceğim.

“DJOKOVIC DUVAR GİBİ”

3 Hem Nadal hem de Djokovic ile karşılaştın. Aralarındaki en temel fark ne?

Djokovic çok hızlı. Şu an dünya çapında tenisin bir numarası. Beni en çok o zorladı. O kadar seri oynuyor ki, duvar gibi. Nadal sakatlık geçirdiği için eski formunda değil. Eğer günündeysen
Nadal’dan puan alabiliyorsun. Ama Djokovic bu yıl sadece dört maç kaybetti. Bu bile insanda psikolojik bir baskı yaratıyor.

Senin favorin hangisi?

Ben Federer’ciyim.

Maça çıkınca tribünlere bakar mısın?

Eskiden kim var diye çok bakıyordum. Artık hiç bakmıyorum. Sadece maçtan keyif almaya çalışıyorum.

Teniste işin sırrı biraz da saldırganlık dozunu iyi ayarlamak mıdır?

Oyuncuya göre değişir. Bazı oyuncu defansta, bazısı atakta iyidir. Ben atak oynamayı severim. Defansta kaldığım zaman genelde maçları kaybediyorum.

Raketinin sana özel bir yanı var mı?

Evet, grip (sap) kısmı. Benimki çok ince, başka bir tenisçi eline aldığında şaşırıyor, “Bu ne böyle, sanki baby grip” diyor. Ben bu şekilde daha iyi hissediyorum, o yüzden özel yapılıyor. Tenis
çok kişisel bir spor. Öyle ki, raketin sapı zamanla sporcunun elindeki nasırların bile şeklini alır.

Hatırladığın en güzel puanın hangisiydi?

Bu sene Djokovic ile oynadığım maçta güzel bir puan almıştım. Hatta telefonumda videosu var, zaman zaman izliyorum.

Unutamadığın maçın hangisi?

2009 yılında ilk defa Amerika Açık’ta tur kazandıran maç, benim için en önemli maçtı.

Çiftlerde oynamayı düşünüyor musun?

İleride, kariyerimin sonlarına doğru belki. Teklerden çiftlere geçmek çok zor. Hemen konsantre olamıyorsun. Kortun kendi alanındaki tek hakimi senken, birden biriyle paylaşıyorsun
ve hemen adapte olamıyorsun. Bir de çiftlerde çok fazla efor sarf etmiyorsun. O yüzden biraz daha yaşlandıktan sonra ancak geçebilirim.

En zayıf ve en kuvvetli olduğun yönlerin neler?

Forehand’im kuvvetli. İyi atak yapıyorum. Servislerim iyi. Backhand’im ise daha iyi olmalı.

Elinde sihirli bir değnek olsa, kendinle ilgili neyi değiştirmek isterdin?

Keşke birkaç farklı spor daha yapsaydım. Bana teniste de çok fazla katkısı olurdu. Bir de keşke karamsar olduğum, negatif düşündüğüm zamanları geri alabilseydim. İçindeyken çok karamsar baktığım pek çok olay sonra öyle gelişmedi, pozitif sonlandı.

Tenis oyuncusu olmasaydın, ne olurdun?

Pilot olmayı çok isterdim.

Tenis zengin sporu mu?

Dünya geneline bakınca evet, zengin sporu. Ama Türkiye’de sitelerde kort var, belediyeler kortlar yapıyor. Artık bu spora ulaşım daha kolay.

Profesyonel bir tenisçi ne kadar kazanır?

Yılda 30 bin dolardan, milyon dolara kadar çıkabilir. Sıralamalarına, kazandığın başarılar sayesinde kapını çalan sponsorlara bağlı olarak değişir.

Hayat motivasyonun nedir?

Adrenalin. Hayatımı heyecan içinde yaşamayı seviyorum. Bir de ilerisi için kafamda bazı projeler var, onlar beni geleceğe dair motive ediyor.

10 yıl sonra Marsel nerede olacak?

Kortta.

Diyelim ki yarın kariyerinin son maçına çıkıyorsun, ne yaparsın?

Çok üzgün olurum. O kortta çok fazla kalmak isterim. Sana bir şey söyleyeyim mi, öyle bırakmayı hiç istemiyorum. Yani planlı bir şekilde. Yarın son maça çıkacağımı bilerek, o duyguyu
yaşamak istemiyorum. Bir anda “Tamam bıraktım” derim diye düşünüyorum.

Türkiye’de tenise yeterince ilgi var mı?

Eskiye göre daha iyi. Daha çok sporcu var, turnuva var. Türkiye zaten iklim olarak spora çok müsait. Bir anda on tane uluslararası tenisçi çıkmaz ama birkaç yıl sonra sayımız artacak.

Çocuğunu tenise başlatmak isteyenler ne yapmalı?

Doğrusu 6-7 yaşlarında başlatmak. Önce grup derslerine verilmeli. Küçük yaşlarda özel antrenörle çalıştırmak yanlış. Çocuk önce grupta bu spora oyun gibi bakmayı öğrenmeli. Eğer yetenekliyse
zaten çıkacak ortaya, ondan sonra da antrenörlerin iyi yönlendirmesi önemli.

En son ne zaman ağladın?

Akdeniz Oyunları’nda. Final maçını öndeyken kaybettim. Çok üzülmüştüm.

O zaman seni kaybetmenin ağlattığını söyleyebilir miyiz?

Aslında hayvanlar beni daha çok duygulandırıp ağlatabiliyor. İçimde çok fazla hayvan sevgisi var. Sokakta gördüğüm kimsesiz bir kedi ya da köpek de beni ağlatabilir. Teniste istediğim sonuçları alırsam, hayvanlar için bir vakıf kurmak istiyorum.

HEDEF OLİMPİYATLAR

Şu an dünya sıralamasında 116’ncı olan Marsel İlhan, 2016 Rio Olimpiyatları’na gidebilmek için ilk 70’i hedefliyor. Şubat ayında Sofya’da düzenlenecek ATP turnuvasında, sıralamasını
yükseltmek için korta çıkacak.

 

 

KAYNAK: 

http://www.menshealth.com.tr/en-buyuk-rakibin-kendinsin-marsel-ilhan-roportaji/

http://www.menshealth.com.tr/en-buyuk-rakibin-kendinsin-marsel-ilhan-roportaji/2/

http://www.menshealth.com.tr/en-buyuk-rakibin-kendinsin-marsel-ilhan-roportaji/3/

Kategoriler

Önemli Linkler

Ziyaretcilerim

543399   Kişi ziyaret etti.